When I go and watch an action movie, there’s actually not so much that I expect from it. There are a few things such as witty lines, quality sequences, good CGI. However, the most important of all, I expect it to be engrossing, not end up being bored with it. A few weeks ago, I watched Total Recall and all of these are criteria were somewhat met and I left the theatre satisfied, with passing 2 hours having fun…

But, not satisfied but bored was the feeling that I got while watching Snow White and the Huntsman. Even though the movie seemed that it was worked on hard on it, I couldn’t be on board with the characters, but just waiting it to end.

On the other hand, I could not say that the movie was bad; it had many good sides as well. First of which was the breathtaking Charlize Theron, she embodies the evil so good that you sometimes get frightened while watching her and also there are times that makes you feel for her character. Second goodness that the movie offers is the beautiful scenery and sets, especially the fairytale kind of land that we see after the Snow White’s encounter with the dwarves, which makes you want to be there.

Actually, along with the bore there was only one other thing that I did not like about this movie. And that was the selection of Kristen Stewart for the lead. I could not visualize her neither as a princess nor as a knight sort of like person. Maybe because of all that Twilight shadow over her, she did not seem believable to me. While watching, I thought Jennifer Lawrence could have been great for this role, after all she pulled the rural warrior/survivor thing off both in Winter’s Bone and Hunger Games, and for the princess part, all you need is to be beautiful and have a charm and I don’t think we have questions there..

All in all, even though quite watchable, I did not end up liking it. But I can’t say that you won’t…

Reklamlar

Antik Yunan mitolojisinden kendimi bildim bileli hoslanmisimdir. Ama boyle Yuzuklerin Efendisi tadinda gelir bana, fantastik bir hikaye gibi. Tanrilar birbirleriyle kavga ederler,ihanet, entrika, sefahat diz boyu, arada bunlara Antik Yunan halklarinin inanip, taptigini dusunup kendi adima eglenir, onlar adina uzulurum. Ustune bir de bunlari calisip hayatlarini ziyan eden akademisyenler falan vardir ki, onlar hakkinda gorus bile bildiremiyorum.

Olay boyle olunca icinde Antik Yunan mitolojisini barindiran (aslinda diger mitolojiler de hosuma gidiyor ama mitoloji dedik mi aklimiza Yunanlar geliyor once) hikayeler ve genelde bunlardan uyarlanmis filmler de hep ilgimi ekstra bir bicimde cekiyor.

Yine boyle bir yapim olan Clash of the Titans ilk gosterime ciktiginda gidip izledim fakat icine dustugum hayal kirikligini sinemada izlemis oldugum baska hicbir filmde yasamamisimdir herhalde. Sen o kadar unlu oyuncuyu (ve de cogu unlu olmanin yaninda kaliteli oyuncular hem de), genis bir hikaye altyapisini (Yunan mitolojisinden bahsediyoruz) ve elbette o kadar parayi al (125 milyon $) ve sonucta boyle bir film cikar… Filmde hikaye yok, oyunculuklar desen yok gibi, dayamislar parayi efektlere, buyuk sahnelere. Haliyle de izlenmeyecek bir film cikmis ortaya.

Ancak tabi filmi izlemeden benim gibi dusunenler cokmus demek, film yuksek bir hasilat rakamina ulasti. Butcesini 4’e katladi ve bu da tabi ki yapimcilara ikinci bir film kapisini acti.

 

Ilk film yukarida bahsettigim gibi olunca ikinci filmi gidip de izlemedim tabi sinemada. Bekledik dustu internete, bulup izledim. Ve ayni hamam ayni tas oldugunu gordum, parami ziyan etmemekte hakli oldugumu gordum. Gelelim sebeplere…

Filmde yine bir hikaye yoksunlugu goze carpiyor. Cok kisa sayilabilecek bir giristen sonra olaylar basliyor. Sanki izleyicinin kafasini hikayeyle, aciklamalarla karistirmayalim, aksiyonu verelim damardan der gibi bir film yapmis sevgili Hollywood’lu “filmciler”. Aksiyon diyoruz da oyle cok olaylar, olaylar bir aksiyon da yok gibi. Oyunculuklar desen yine siritiyor. Liam Neeson’in oyunculugu onceki film gibi bunda da bir garip, rol sanki oturmuyor ustune. Ralph Fiennes ki bizim Erol Tas gibi goruntuden kotu adam olmasina ragmen rezalet durumlara dusuyor kanimca (hatirlayin bu iki oyuncunun harikalar yarattigi Schindler’in Listesi’ni..). Bana gore filmde izlenebilecek tek karakter Bill Nighy. Kendisi yine kisa surede eglendirebiliyor izleyicileri.

Son haddede bu film, Yunan mitolojisinin genis dunyasini alip, seyirciye hicbir sey vermiyor borclu kaliyor. Eger 15 yasinda bir genc iseniz belki eglenebileceginiz bir film olabilir ama obur turlu cok da mesut olacaginizi sanmiyorum bu filmi izledikten sonra…

Not: Bunu izledikten sonra acip da Ozu izlenmiyor anasini satayim. Adamin gulesi geliyor…

Ekonomi bolumunde gecirdigim ilk donemden sonra garip garip ilhamlar gelmeye basladi zihnime. Ne yalan soyleyeyim bolume baslarken matematik falan olacakti, biliyorduk da; her gun “Matematik bolumunde mi yuksek lisans yapiyorum acep?” sorusunu kendime ve cevremdekilere soracagim aklima bile gelmemisti.

Ilk donemimin sonunda Ekonomi bolumu bende tam olarak bir hayal kirikligina neden oldu. Biz bekliyoruz ki “faizleri artirirsan soyle olur” veya “bak bunlar cok para basti da, ondan enflasyon oldu” gibisinden seylerle ugrasacagiz. Megerse lisansta Ekonomi diye gosterilen seyler, matematige sosyal tat katmak icin kullanilan hikayeler imis.

Bir seyin kanisina vardim bu donemde. Gercek bilim aslinda doga bilimleriymis. Fizikmis, kimya imis, muhendislik imis. Ama ne degilmis biliyor musunuz? Sosyal “bilim”ler degil imis. Bunu sosyal “bilim” ortamina girince anlayabildim ancak. Disaridan bakinca halbuki ne kadar da guzel duruyor. Sosyal bilimin sadece kisilerin atip tutmasiyla olustugunu, elle tutulur hic bir altyapisinin olmadigini gordum. Zaten bilim deyince akla gelen hicbir sey sosyal bilim alanlarinda islemiyor. Deney yok, kanit yok, sadece tahminler, kim tutturursa…

Durum boyle olunca bizim Ekonomi’nin degisim seruveni de baslamis oluyor. Ekonomi ilk zamanlarda sozel bir bilim olarak acmis gozlerini. Smith’ler Mill’ler ve hatta Keynes’ler hep sozel takilmislar. 21. yuzyila kadar sayfa numaralari haric hic sayi olmazmis neredeyse kitaplarda. Ama zamanla bakmislar, “atiyoruz atiyoruz, tam bir sistem kurduk diyoruz, sonra bir kriz geliyor ekonomilerle birlikte ekonomi bilimini de denize dokup gidiyor” deyip isi daha saglam bir kaziga baglamaya ihtiyac duymuslar. Imdatlarina da matematik yetismis. Dayamislar matematigi.

Uretim fonksiyonu gibi basit matematik formulleriyle baslayan bu seruvenin de artik onu alinamiyor. En son “Upper Hemicontinuity”, “Separating Hyperplane Theorem” tarzi seyler gorduk ki siz dusunun artik. Ya tamam fizikci, matematikci kullansin da bunlari, sana noluyor diye sorasi geliyor insanin. Hayir gercekten bir ise yariyor olsalar gam yemeyecegim. Anlamsiz seyler. Bir araba assumption yap sonra git ben Second Welfare Theorem’i Separating Hyperplane Theorem kullanarak kanitladim de. Al kanitladin, neyi kanitladin? Tutturmuslar bir rasyonalite de rasyonalite? Rasyonel miyiz biz? Rasyonel olsak robot olurduk.

Yani anlayacaginiz matematik falan guzel seyler de, Ekonomi’de siritiyor be kardesim. Zorlamayin iste. Butun zamaninizi boyle sacmaliklara harcamayin. Yine gecmisteki gibi atip tutun. Oyleyken en azindan daha eglenceliydi bu islerle ugrasmak, simdi iyice tadini tuzunu kacirdiniz. Rahat birakin, ziyan ediyorsunuz guzelim teoremleri. Birakin da gercekten bir ise yariyacak yerlerde kullanilsinlar.

Not: Yukarida yazilanlar tamamen birer hayal urunudur. Matematik cok onemlidir. Ekonomi bilimi, bugunku onemini matematige borcludur. Ileride de kendini justify etmek isteyen diger bilimlerin de Ekonomi’nin yolunu izlemesi hic kimseyi sasirtmayacaktir. Gun gelir de, Siyaset Bilimi veya Sosyoloji makalelerinde “Societies: Are they compact-valued or convex-valued?” veya “Disconnected Voters” tarzinda basliklar gorurseniz sasirmayin. Bunu bu “bilim”lerin (daha dogrusu bu bilimlerle ugrasanlarin) yaptiklari isi bir tabana oturtmak isteginden kaynaklandigini bilin sadece..

Israf desem yetmez…

14 Mayıs 2011

Simdi Eric Hobsbawm’in 1914-1991 Asiriliklar Cagi kitabini okuyorum(daha dogrusu okumaya calisiyorum). Kitapta bir bolumde Birinci Dunya Savasi sonrasi donemde fiyatlarin dusmesinin engellemek icin mallarin stoklara doldurulup saklandigi, boylece de fiyatlarin belirli bir seviyede tutuldugundan bahsediyor.

Bunu okurken aklima Turkiye’de her sene ciftcilerin urunlerinin fiyatlarinin dusmesini engellemek icin fazla urunleri yakip, bu sekilde arzi dusurduklerini hatirladim. Bunu dusunurken kitabin bir sonraki sayfasinda da Brezilya’da uretilen fazla kahvenin trenlerde komur yerine yakildigini okudum…

Dunya’da ve de ulkemizde bu kadar ac insan varken bu yapilan dusuncesizlik ve hatta terbiyesizligi(iste burda israf demek yetmez diyorum) anlayabilmis degilim.

Fatih Altayli denen sahsin her gun kosesinde “Biz Ne Zaman Adam Oluruz?” sorusuna cevap verdigi bir bolumu var. Ben de kendi capimca buna bir katkida bulunayim dedim. Biz ne zaman adam oluruz bilir misiniz? Etrafimizdaki daha az imkana sahip, ac, yetim, kimsesiz ve yoksulun halini gorup, onlarin dertleriyle dertlendigimiz zaman…

“Komsusu ac iken tok yatan bizden degildir.”

Hadis-i Serif

Av Mevsimi (2010)

05 Aralık 2010

Uzun zamandir merakla bekleniyordu Yavuz Turgul’un son filmi Av Mevsimi. Bunun kisilere gore degisen cesitli sebepleri var tabi. Bunlardan biri, filmin bir  Yavuz Turgul filmi olmasi. Filmi izledikten sonra Turgul’un profilini inceledim IMDb’de. Ben onu sadece Eskiya ve Gonul Yarasi ile bilirken, kendisinin bir taraftan elinin dokundugu neredeyse her filmin ulkemizden cikmis en kaliteli yapimlar arasinda oldugunu gordum. Bu ise once senaryoyla baslamis ustat. Ertem Egilmez’in yaninda bu isi ogrenmis. Ilk senaryosu ne olsa begenirsiniz? Hic akliniza gelmeyecek bir film. Tosun Pasa. Tosun Pasa ki en iyi Turk komedi filmi anketi yapilsa ilk uce girer, belki de birinci olur. Hala izlerken gulmekten yas geliyor gozlerimden. Banker Bilo’dan tutun, Cicek Abbas’a; Zugurt Aga’dan Muhsin Bey’e ve Eskiya’ya, adamin ozgecmisinde yok yok. Yonetmenlik olarak da oyle keza. Bunlari gorunce filmden beklentiniz tavana vuruyor tabi. Nasil ki Christopher Nolan’dan artik Inception’in da uzerine cikacak bir film bekliyorsak, burada da ayni mantik isliyor.

Beklenti yogunlugunun ikinci sebebi de muhtesem kadro. Turgul’un Fahriye Abla(1984) haric her filmin de basroldeki Sener Sen, burada da bir numarada. Bunun yaninda Cetin Tekindor, Melisa Sozen ve Okan Yalabik gibi cok kaliteli oyuncular var. Bir de -en sona biraktim ki heyecan olsun- Cem Yilmaz var. Yilmaz ilk defa komedi unsuru on planda olmayan bir karakteri canlandiriyor. Yilmaz’in bulunmasi da hayranlari icin ayri bir beklenti sebebi.

Gelelim filme. Oncelikle soylemem gerekir ki, filmin goruntu yonetmenini tebrik etmek istiyorum. Filmin baslangicindan itibaren, filmin sanatsal kisminin ne kadar on planda oldugunu goruyoruz. Baslangictaki ormanin icindeki gol sahnesinden, Sener Sen’in oynadigi “Avci” Ferman karakterinin Pamuk’un odasina giris sahnesine izleyeni gorsel acidan cok etkileyen bir yigin sahne bulunmakta.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ikinci ovgu oyuncu kadrosuna tabi ki. Oncelikle performansi merakla beklenen Cem Yilmaz’in bu isin altindan hem de cok kaliteli bir oyunculukla kalktigini goruyoruz. Komedyen kimligi neredeyse ustunden tamamen kalkmis. Ama ben yine de Cem Yilmaz’in o halini gorunce Organize Isler’deki Muslum karakterini hatirlamadim da degil. Filmdeki en yogun sahnelere sahip olan karakter Cem Yilmaz’in karakteri. Psikopat, deli, Karadenizli, yikilmis… Hepsini 10 numara oynuyor. Eminim ki kendisini bu tarz dram agirlikli rollerde de surekli gorecegiz bundan sonra. Sener Sen ve Cetin Tekindor her zamanki gibi ustaliklarini gosteriyorlar bu filmde de. Okan Yalabik da fena degil -ama bu adam sanki hic yaslanmiyor, 10 yil once Serseri dizisi vardi adam orda da boyleydi, hala boyle-, Melisa Sozen de.

Filme getirilecek elestirilerin cogu buyuk ihtimalle senaryoya olacak. Klasik bir polisiye hikaye cunku. Cok bir orijinallik yok icerisinde. Belki bir tek Idris karakterinin ic dunyasi onemsenmeye deger. Ama yine de filmin sonu cogu polisiye filmde oldugu gibi zorlama bir kurgu ile bitmiyor. Cunku gunumuzde artik senaristler “Ne yazayim da izleyici yan yatsin?” anlayisiyla kasinti final sahneleri zorlamakta. Ama Yavuz Turgul, kendi de soyluyor senaryoyu yazarken bu tarz bir dusuncesi olmadigini. Benim gozumde de bu bir arti olarak yaziliyor filmin hanesine.

Film, Turgul’un filmografisindeki kaliteyi asagiya cekmeyecek kadar iyi fakat oradaki citayi yukseltecek kadar da iyi degil. Yillar sonra Turgul’un bu filmle hatirlanacagini da sanmiyorum. Cem Yilmaz hatirlanacaktir belki. Onun bu degisik tarzdaki oyunculugunu ve cekimlerindeki kaliteyi gormek icin izlenebilir. Onun disinda bu film tadinda bir cok film var zaten…

Puan: 7.5/10

Despicable Me (2010)

04 Aralık 2010

Bayadir izlemek istiyordum ancak bugune nasip oldu. 2010 yapimi animasyon tarzinda bir film Despicable Me. Turkiye’deki dagiticilar filmin ismini Cilgin Hirsiz diye cevirmisler. Universal sirketi animasyon janrina bu filmle giris yapiyor. Fena bir giris de olmamis hani. Elbette bu isin krali olan Pixar’in seviyesine ulasamamis -ki bu konuda onlari suclamak zor, Pixar citayi cok yukarilara tasiyor- ama yine de gayet keyifle izlenebilecek bir animasyon sunmuslar bize.

Filmin konusu kisaca soyle. Gru adinda basarisiz bir hirsiz ve ekibi kendini kotu adamlar liginde bir numaraya tasiyacak olan tarihin en buyuk hirsizligini yapip Ay’i calmaya karar verir. Bununla ugrasirken ilk basta kotu amaclari icin kullanmak icin yetimhaneden uc kizkardesi evlat edinir, fakat zamanla kizlar Gru’yu bambaska bir insan yapar. Aslinda genel olarak bakildiginda klasik bir hikaye fakat cesitli unsurlar filmi bir klise yapmaktan kurtarmis.

Bu unsurlarin ilki ve de en onemlisi Gru’yu seslendiren Steve Carell. Benim gozumde gunumuzun en iyi komedyeni olan Carell (Get Smart’i bosuna 20-30 defa izlemedim), Gru’ya sadece sesini degil tum kisiligini vermis. Yuz ve mimikleri de oyuncudan esinlenilmis ve oyuncunun kullandigi aksan da ayrica bir komiklik katmis karaktere. Zaten Carell’in de bu tarz garip karakterleri canlandirmakta ustune yok.

Filmdeki diger bir unsur da Minyonlar. Gru’nun evinin altindaki laboratuvarda yasayan bu ne oldugu anlasilmayan Minyon ismi verilmis yaratiklar, Gru’nun kotu planlari icin calistirdigi isciler. Aslinda IMDb triviasinda hepsinin bir anlam ifade ettiginin soylendigi, anlasilmayan bir dil kullaniyorlar. Filmin komedi unsuruna cok sey katiyorlar.

Filmin zayif yanina gelince onceden de bahsettigimiz gibi konusu cok klasik ve yeterli giriftlik yok. Ayrica filmi izleyince goruyoruz ki Gru aslinda kotu biri degil, bu kotuluk hali annesinin kucukken ona pek ilgi gostermemesi ve onu surekli asagilamasi oldugunu anliyoruz ki burada da cok basite kacilmis gibi gozukuyor.

Sonuc olarak Despicable Me cok guzel zaman gecirerek, zaman zaman kahkahalarla izleyebileceginiz bir animasyon. Yapimci Universal de umit veren bir yol uzerinde.

Puan: 8/10

‘Darbe’den yargılanan üç paşa görevden alınınca…

Kopan kıyamet ayıp değil mi?

27 Kasım 2010

Balyoz davasında ‘darbe suçu’ndan yargılanan iki generalle bir amiral, ilgili bakanlar tarafından görevlerinden alındı.
Kıyamet kopuyor.
Ne oluyoruz?
Ayıp!
Biraz düşünün.
Türkiye’deki Yüksek Askeri İdare Mahkemesi, yani askeri danıştay Avrupa demokrasilerinde var mı?
Yok!
Amerikan demokrasisinde var mı?
Yok.
Askeri Yargıtay, Avrupa demokrasilerinde var mı?
Yok.
Amerikan demokrasisinde var mı?
Yok.
Bizde genelkurmay başkanı başbakana karşı sorumludur.
Peki, demokrasilerde öyle midir?
Hayır değildir.
Avrupa’da, Amerika’da genelkurmay başkanları başbakana değil, doğrudan savunma bakanına bağlıdır, bakanın altında yer alır.
Demokrasilerde savunma bakanlıkları, bizdeki gibi askerin son sözü söylediği protokol bakanlığı değildir, hiç olmamıştır.
Demokrasilerde silahlı kuvvetlerin rejimi koruma kollama diye yasalarda yazılı bir görevi var mıdır?
Hayır yoktur.
Peki ya demokrasilerde olmayan bütün bu askeri mekanizmalar bizde neyin ürünüdür?
Darbelerin, muhtıraların ürünüdür.
Türkiye’de asker, Batı demokrasilerinde olmayan bütün bu askeri kurumları kendi yaptığı anayasa ve yasalarla rejime monte etmiştir.
Askeri vesayet budur.
Askerin ‘kendi hukuku’nu yaratmasıdır. Demokrasilerde olmayan ‘iki başlı’ hukuk düzeni oluşturmasıdır.
Asker böylece kendini ‘hukukun üstünde’ ve ‘dokunulmaz’ görmeye başlamıştır.
Darbe yapsa da, muhtıra verse de, hükümetlere yol haritası dikte etse de, başbakanlara, siyasetçilere hakaret etse de, darbe tezgahları içinde dolaşsa da kendisine bir şey olmayacağına inanmıştır.
Şimdi değişmeye başlayan budur.
Asker artık hukukun üstünde değildir, dokunulmaz değildir. Darbe tertiplerinden, siyasete karışmaktan dolayı sivil savcılarca sorgulanabilmekte, göz altına alınabilmekte, yargı önüne çıkarılabilmektir.
Ya da son örnekte tanık olunduğu gibi:
‘Darbe suçu’ndan yargılanan paşalar artık görevlerinden açığa alınabilmektedir.
Bunlara alışık değiliz.
Bu yüzden kıyamet kopuyor.
Ama alışacağız.
Demokrasinin temel ilke ve kuralları Türkiye’de de benimsenecek, kurumsallaşacak. Askerin demokrasilerde seçilmiş sivil otoriteye, hükümete bağlı olduğu gerçeğini biz de öğreneceğiz, içimize sindireceğiz.
Başka çaremiz yok.
Bugüne kadar bu ülkede asker kendi başına buyruk davrandı, kendini hep seçim sandığından halkın oyuyla çıkanların tepesinde bir ‘kurtarıcı’ gibi gördü.
Gördü de ne oldu?
İstikrar mı geldi Türkiye’ye?
Demokrasi mi geldi?
Hukukun üstünlüğü mü geldi?
Hayır, hiçbiri gelmedi.
Tam tersine askerin bu ülkede siyasete karışması, darbe yapması, muhtıralar vermesi işleri daha da karıştırdı, siyaset sahnesini daha beter istikrarsızlaştırırken ‘demokratik normalleşme’yi sürekli geciktirdi.
İşte bunun içindir ki:
Sivil-asker ilişkileri demokrasilerde neyse, bizde de öyle olacak. Demokrasilerde nasıl iki başlı hukuk düzeni yoksa bizde de öyle olacak.
Bunun için de:
Askeri Danıştay, Askeri Yargıtay kalkacak. Genelkurmay başkanları savunma bakanlarına bağlı kılınacak. Askerin ‘rejimi koruma ve kollama’ diye bir görevi olmayacak yasalarda…
Ve bütün bunlar için de yeni, sivil bir anayasa yapılacak, seçim sandığından halkın oyuyla çıkan siyaset kadroları tarafından…
Olay budur.
Heyecanlanmaya gerek yok.
Ve bir dip not:
Dileriz, Kemal Kılıçdaroğlu da üç paşanın görevden alınmasına daha hâlâ ‘sivil darbe’ diyebilen CHP’nin ‘sivil paşaları’nı bir an önce görevden alır.

http://www.milliyet.com.tr/kopan-kiyamet-ayip-degil-mi-/hasan-cemal/siyaset/yazardetay/27.11.2010/1319116/default.htm

Gecen ay icinde Harvard Universitesi’nden Stephen Walt ve Chicago Universitesi’nden John Mearsheimer tarafindan yazilmis olan ve ciktigi zaman cok ses getirmis “Israil Lobisi ve Amerikan Dis Politikasi” kitabini okudum. Hemen soyleyeyim: Sion Yaslilarinin Protokolleri gibi bir sey bekliyorsaniz hic baslamayin bu kitaba. Bizim milletimiz komplo teorilerini cok sever. Kitabin ismine bakip, “Hah, bak iste yahudilerin Dunya’yi nasil ele gecireceklerini anlatiyor galiba.” diyip, buyuk hayallerle alirsaniz bu kitabi, uzulursunuz.

Cunku kitapta bu tarz bir anlatim yok. Kitap basitce ABD’deki bazi yahudilerin (ki bunlar cok iyi egitimli, cok ust duzey yerlere gelmis ve genelde de zengin kisiler) legal olan yollari kullanarak isteklerini nasil yonetimdekilere yaptirttiklarini anlatiyor. Az bucuk takip edenler bilirler. ABD’de secimler diger ulkelerdekinden farklidir. Oncelikle cok fazla para harcanir (Obama baskan olabilmek icin tam 730 milyon dolar harcadi1). Bu para da bagislarla toplanir. Bizdeki gibi devlet partilere para vermez. Kisiler ve kurumlar da tabi ki bu bagislari hayrina vermez. Karsiliginda bir seyler bekler. Ayrica medya organlari cok daha guclu kullanilir. Amerikan halkini televizyonla iliskisi de goz onune alindiginda medyanin etkisi inanilmazdir. Iste yukarida bahsettigimiz yahudilerin (ki kitapta bunlar Israil Lobisi olarak aniliyor ve Israil Lobisi’nin Washington’daki en guclu lobi oldugu soyleniyor.) guclu organizasyon alt yapilarini, bulunduklari makamlari, sahip olduklari maddi gucu vs. kullanarak, Amerikan siyasetini ve kamuoyunu gonul bagi duyduklari Israil Devleti’ne yardim etmek icin kullandiklari anlatiliyor kitapta.

Kitabi okurken gordum ki, milletvekillerinin, senatorlerin, baskanin bu lobiler (Israil Lobisi bunlardan sadece biri) karsisinda cok da fazla bir manevra kabiliyeti yok. Sonuc olarak aday olurken bazi sozler veriyorsunuz, eger sozunuzu yerine getirirseniz bugun karsimizda olan sorunlar ortaya cikiyor. Ulke olarak savundugunuz degerler cignendigi zaman bile sesinizi cikaramiyorsunuz. Ikiyuzlu durumuna dusuyorsunuz. Eger sozunuzu tutmazsaniz, sizi yerinizden etmek icin her turlu seyi deniyorlar; rakibinizi destekliyorlar -tabi ki rakibiniz sizin yerinizi almak istediginden dolayi destek icin onune konan sartlari kabul ediyor- , sizi medyada karalayici faaliyetler icine giriyorlar –anti-semitizm suclamalari- veya maddi desteginizi kesiyorlar. Butun bunlarin soucunda yerinizden oluyorsunuz. Bunun tarihte bir cok ornegi mevcut, kitapta da geciyor.

Ben bu kitabi okuduktan sonra Obama’nin icinde oldugu durumu da buna yordum. Ilk secildigi zaman ki idealizminin yerinde yeller esmesinin bizim bilemedigimiz ama arka planda cok guclu bir sekilde yapilan baskinin nedeni oldugunu dusunuyorum. Isin kotusu, o zaman sadece bu kisiler tarafindan elestirilirken, su anda ilk basta kendisine buyuk destek veren fakat  pek de bir degisiklik olmadigini gorenler tarafindan da elestirilmeye basladi. Bu da Obama’nin sonunun pek hayirli olmadigi anlamina gelecektir ki, ABD’nin imaji icin onemli bir sembol olan Obama’nin bu sekilde yikilmasi kotu sonuclara gebe olabilecek gibi. Simdiden bu seneki secimlerde Demokrat Parti’nin bircok sandalyesini kaybedecegi yorumlari ortada dolasmakta.

Kitap ABD’nin son 10-20 yilda yaptigi tum dis politika hareketlerini de Israil Lobisi ile Neo-Con’larin calismalarina bagliyor. Irak’taki bozgunun faturasini bu iki gruba baglarken, diger akla gelen sebeplerin neden yanlis oldugunu sebepleriyle gosteriyor. Suriye ile ABD’nin neden yillardir anlamsiz yere dusman olduklarini(ki Irak’la ilgili iddialarinin beni tam olarak ikna ettigini soyleyemesem de, Suriye konusunda kitapta anlatilanlarla hemfikirim.), ABD’nin 2006’daki Lubnan Savasi’ndaki tutumunu ve son olarak da Iran mevzusunun cikmaz haline gelmesinde en buyuk payin bu iki gruba ait oldugunu destekleyici argumanlarla anlatiyor.

Kitap genel olarak disaridan hepimizin az cok gordugu ama tam olarak kavrayamadigi olaylari enine boyuna anlatarak bir kac yuz adamin Dunya’nin en guclu devletinin dis politikasini nasil kullandigini ve aslinda bunun ABD’ye verdigi buyuk zararin yani sira dis politikanin kullanilma sebebi olan Israil’e de ne kadar zarar verdigini gosteriyor. Yazarlara gore, Israil’in bu saldirgan, insan haklarina aykiri, ikiyuzlu davranislarinin Israil’e daha cok terorizm olarak geri dondugunu ve eger Israil bu Filistin problemine cozum icin daha istekli olup karsi tarafi da memnun edecek bir cozume ulasabilirse, bundan en cok fayda gorecek devletin Israil oldugunu ustune bastira bastira soyluyor. Ve ABD’nin de bu amac icin calismasi gerektigine vurgu yapan yazar, bunun ABD’ye karsi terorizmin en buyuk bir kac nedeninden olan Israil’e desteginden kaynaklanan terorizmin bitmesi icin tek yol oldugunu yaziyor kitapta.

Son olarak, kitabi olumsuz yonden de elestirmek gerekirse, yazarlarin kitabi biraz korku icinde yazdigi goruluyor her paragrafta. Surekli olarak anti-semitizm damgasi yememek icin deyim yerindeyse testi kirilmadan ozur dileme telasi icindeler yazarlar. Ancak ABD entellektuel cevresinde onemli yeri olan ve ‘anti-semitist’ gibi damgalarin en kotusunu yemenin kariyerlerine olacagi etkiyi bilen yazarlarin bu yolu izlemeleri cok da garip olmasa gerek. Bakin daha gecenlerde bizim Geceyarisi Ekspresi filminden dolayi cok sevmedigimiz yazar-yonetmen Oliver Stone’a, Sunday Times gazetesindeki roportajinda asagi yukari bu kitaptakilere benzer yaptigi bazi aciklamalardan sonra2, bir cok yahudi kurulus tarafindan anti-semitizm yaftasi hemen jet hiziyla yapistirildi. Sonra Stone hemen ozur diledi fakat diledigi ozur ADL tarafindan yeterli gorulmeyince, bir ozur daha dilemek zorunda kaldi.3

Kitap bu konulara ilgisi olanlar icin paha bicilmez bir kaynak. Konulara ilgisi olmayanlar icin bile son zamanlarda yasadigimiz olaylarin isiginda bu kitabin olaylari kavramada onemli bir katkiya sahip olacagina inaniyorum.

1-http://www.opensecrets.org/pres08/index.php

2-http://www.haaretz.com/jewish-world/oliver-stone-jewish-control-of-the-media-is-preventing-free-holocaust-debate-1.304108

3-http://www.haaretz.com/jewish-world/adl-accepts-oliver-stone-apology-over-holocaust-u-s-jews-remarks-1.304640

Bad things happen when empires fall apart | Norman Stone – Times Online.

Oylama uzerine

08 Mart 2010

Ahmet Altan’in 6 Mart’ta Taraf gazetesinde yazdigi yaziyi okuduktan sonra bir seyler yazmam gerektigini dusundum 1915 olaylari ile ilgili.

Bir ABD komisyonu konuyla ilgili bir oylama yapiyor, biz de en guzel tasviriyle mac izler gibi oylamayi izliyoruz. Bir gazetenin internet sitesinde bu oylama, canli mac anlatimi gibi anlatildi. “Evet, simdi evetler onde, hayir verilirse tasari dusecek…” gibisinden garip bir anlatim…

Ahmet Altan’in da dedigi gibi sonuctan dolayi asagilanmis hissetmemizin anlami yok. Gercek asagilanma “…acaba evet mi cikacak, yoksa hayir mi?” diyip tirnaklarimizi kemirmemizdir.

Ben acikcasi bu olaylar hakkinda,milletimizin %99’u gibi, hicbir sey bilmiyorum denilebilir. Benim milletim soykirim yapmaz diyen Basbakan’in da bildigini sanmiyorum. Arsivlerimiz var deyip duruyoruz. Acsak ya su arsivleri de millet olarak neler oldugunu ogrensek( en azindan bizim acimizdan). Tabi bize okutulan tarih dersleriyle yorum yapmak dogru olmaz. Nasil olsa bize ogretilen tarih, asiri bir bicimde tarafli. Hem cumhuriyet oncesi donem, hem de cumhuriyet donemi… Resmi ideoloji neyi gerektiriyorsa o ogretildi bize simdiye kadar. Beyinlerimiz oyle yikandi. Dersim’de bir katliam oldugunu sevgili Onur Oymen bahsedince ogrendik. Insanlarin, Istiklal Mahkemeleri’nde neredeyse yargisiz infaz edildigini ancak ideolojiye bagli olmayan yazarlarin kitaplarini okuyunca ogrendik.

Amma, konusmaya gelince hepimiz tarih profesoruyuz. Herseyi biliyoruz. Bir ara masonluk,illuminatilik dalgasi vardi. Bu konulardan bahseden kitaplar catir catir satiliyordu. Hepimiz birer uzman kesilmistik bu konuda… Baska bir zaman geldi baska bir seyin uzmani olduk.

Biz millet olarak irkci degiliz dedik. Amerikan’in zencilere yaptigini biz yapmazdik dedik. Ama bunu derken 6-7 Eylul olaylarini, Diyarbakir Hapishanesini unuttuk.

Iste bu yuzden biz soykirim yapacak millet degiliz dendigi zaman icimden inanmak gelmiyor.

Soykirim olmadigina inanabiliyorum. En azindan sorumlularin Turk milleti degil de Ittihatcilarin olduguna inaniyorum. Ancak Ermeniler Osmanli vatandasiydi. Sen kendi vatandaslarini koruyamiyorsan neye yararsin, sen padisah olarak orada niye varsin. Aralarinda olmeyi hakedenler elbette vardi, ama geri kalanlarin sucu neydi. He onlari korumak icin surdum diyorsan, hani nerde koruma…

Soykirim yaptigimizi reddeceksek reddedecegiz. Ama reddederken de sucumuzu bilip, zarar gorenlerden ozur dileyecegiz. Suclulari bulup gerekeni yapacagiz. Sadece bu olayla ilgili degil, tarihimizde insan gururunu cignemis, milletimize leke surmus her olayi cozecegiz. 6-7 Eylul olaylarinin sorumlularini onurlandirmayip, cezalandiracagiz. Asmayalim da besleyelim mi diyene de Dersim’de ne yaptiysak burda da onu yapalim diyene bu milletin sizin gibilere pabuc birakmayacagini gosterecegiz.

Iste o zaman o oylamanin sonucundan korkmayiz. Vicdanimizi rahatlatmis oluruz…