Ekonomi bolumunde gecirdigim ilk donemden sonra garip garip ilhamlar gelmeye basladi zihnime. Ne yalan soyleyeyim bolume baslarken matematik falan olacakti, biliyorduk da; her gun “Matematik bolumunde mi yuksek lisans yapiyorum acep?” sorusunu kendime ve cevremdekilere soracagim aklima bile gelmemisti.
Ilk donemimin sonunda Ekonomi bolumu bende tam olarak bir hayal kirikligina neden oldu. Biz bekliyoruz ki “faizleri artirirsan soyle olur” veya “bak bunlar cok para basti da, ondan enflasyon oldu” gibisinden seylerle ugrasacagiz. Megerse lisansta Ekonomi diye gosterilen seyler, matematige sosyal tat katmak icin kullanilan hikayeler imis.
Bir seyin kanisina vardim bu donemde. Gercek bilim aslinda doga bilimleriymis. Fizikmis, kimya imis, muhendislik imis. Ama ne degilmis biliyor musunuz? Sosyal “bilim”ler degil imis. Bunu sosyal “bilim” ortamina girince anlayabildim ancak. Disaridan bakinca halbuki ne kadar da guzel duruyor. Sosyal bilimin sadece kisilerin atip tutmasiyla olustugunu, elle tutulur hic bir altyapisinin olmadigini gordum. Zaten bilim deyince akla gelen hicbir sey sosyal bilim alanlarinda islemiyor. Deney yok, kanit yok, sadece tahminler, kim tutturursa…
Durum boyle olunca bizim Ekonomi’nin degisim seruveni de baslamis oluyor. Ekonomi ilk zamanlarda sozel bir bilim olarak acmis gozlerini. Smith’ler Mill’ler ve hatta Keynes’ler hep sozel takilmislar. 21. yuzyila kadar sayfa numaralari haric hic sayi olmazmis neredeyse kitaplarda. Ama zamanla bakmislar, “atiyoruz atiyoruz, tam bir sistem kurduk diyoruz, sonra bir kriz geliyor ekonomilerle birlikte ekonomi bilimini de denize dokup gidiyor” deyip isi daha saglam bir kaziga baglamaya ihtiyac duymuslar. Imdatlarina da matematik yetismis. Dayamislar matematigi.
Uretim fonksiyonu gibi basit matematik formulleriyle baslayan bu seruvenin de artik onu alinamiyor. En son “Upper Hemicontinuity”, “Separating Hyperplane Theorem” tarzi seyler gorduk ki siz dusunun artik. Ya tamam fizikci, matematikci kullansin da bunlari, sana noluyor diye sorasi geliyor insanin. Hayir gercekten bir ise yariyor olsalar gam yemeyecegim. Anlamsiz seyler. Bir araba assumption yap sonra git ben Second Welfare Theorem’i Separating Hyperplane Theorem kullanarak kanitladim de. Al kanitladin, neyi kanitladin? Tutturmuslar bir rasyonalite de rasyonalite? Rasyonel miyiz biz? Rasyonel olsak robot olurduk.
Yani anlayacaginiz matematik falan guzel seyler de, Ekonomi’de siritiyor be kardesim. Zorlamayin iste. Butun zamaninizi boyle sacmaliklara harcamayin. Yine gecmisteki gibi atip tutun. Oyleyken en azindan daha eglenceliydi bu islerle ugrasmak, simdi iyice tadini tuzunu kacirdiniz. Rahat birakin, ziyan ediyorsunuz guzelim teoremleri. Birakin da gercekten bir ise yariyacak yerlerde kullanilsinlar.
Not: Yukarida yazilanlar tamamen birer hayal urunudur. Matematik cok onemlidir. Ekonomi bilimi, bugunku onemini matematige borcludur. Ileride de kendini justify etmek isteyen diger bilimlerin de Ekonomi’nin yolunu izlemesi hic kimseyi sasirtmayacaktir. Gun gelir de, Siyaset Bilimi veya Sosyoloji makalelerinde “Societies: Are they compact-valued or convex-valued?” veya “Disconnected Voters” tarzinda basliklar gorurseniz sasirmayin. Bunu bu “bilim”lerin (daha dogrusu bu bilimlerle ugrasanlarin) yaptiklari isi bir tabana oturtmak isteginden kaynaklandigini bilin sadece..
Israf desem yetmez…
14 Mayıs 2011
Simdi Eric Hobsbawm’in 1914-1991 Asiriliklar Cagi kitabini okuyorum(daha dogrusu okumaya calisiyorum). Kitapta bir bolumde Birinci Dunya Savasi sonrasi donemde fiyatlarin dusmesinin engellemek icin mallarin stoklara doldurulup saklandigi, boylece de fiyatlarin belirli bir seviyede tutuldugundan bahsediyor.
Bunu okurken aklima Turkiye’de her sene ciftcilerin urunlerinin fiyatlarinin dusmesini engellemek icin fazla urunleri yakip, bu sekilde arzi dusurduklerini hatirladim. Bunu dusunurken kitabin bir sonraki sayfasinda da Brezilya’da uretilen fazla kahvenin trenlerde komur yerine yakildigini okudum…
Dunya’da ve de ulkemizde bu kadar ac insan varken bu yapilan dusuncesizlik ve hatta terbiyesizligi(iste burda israf demek yetmez diyorum) anlayabilmis degilim.
Fatih Altayli denen sahsin her gun kosesinde “Biz Ne Zaman Adam Oluruz?” sorusuna cevap verdigi bir bolumu var. Ben de kendi capimca buna bir katkida bulunayim dedim. Biz ne zaman adam oluruz bilir misiniz? Etrafimizdaki daha az imkana sahip, ac, yetim, kimsesiz ve yoksulun halini gorup, onlarin dertleriyle dertlendigimiz zaman…
“Komsusu ac iken tok yatan bizden degildir.”
Hadis-i Serif
Av Mevsimi (2010)
05 Aralık 2010
Uzun zamandir merakla bekleniyordu Yavuz Turgul’un son filmi Av Mevsimi. Bunun kisilere gore degisen cesitli sebepleri var tabi. Bunlardan biri, filmin bir Yavuz Turgul filmi olmasi. Filmi izledikten sonra Turgul’un profilini inceledim IMDb’de. Ben onu sadece Eskiya ve Gonul Yarasi ile bilirken, kendisinin bir taraftan elinin dokundugu neredeyse her filmin ulkemizden cikmis en kaliteli yapimlar arasinda oldugunu gordum. Bu ise once senaryoyla baslamis ustat. Ertem Egilmez’in yaninda bu isi ogrenmis. Ilk senaryosu ne olsa begenirsiniz? Hic akliniza gelmeyecek bir film. Tosun Pasa. Tosun Pasa ki en iyi Turk komedi filmi anketi yapilsa ilk uce girer, belki de birinci olur. Hala izlerken gulmekten yas geliyor gozlerimden. Banker Bilo’dan tutun, Cicek Abbas’a; Zugurt Aga’dan Muhsin Bey’e ve Eskiya’ya, adamin ozgecmisinde yok yok. Yonetmenlik olarak da oyle keza. Bunlari gorunce filmden beklentiniz tavana vuruyor tabi. Nasil ki Christopher Nolan’dan artik Inception’in da uzerine cikacak bir film bekliyorsak, burada da ayni mantik isliyor.
Beklenti yogunlugunun ikinci sebebi de muhtesem kadro. Turgul’un Fahriye Abla(1984) haric her filmin de basroldeki Sener Sen, burada da bir numarada. Bunun yaninda Cetin Tekindor, Melisa Sozen ve Okan Yalabik gibi cok kaliteli oyuncular var. Bir de -en sona biraktim ki heyecan olsun- Cem Yilmaz var. Yilmaz ilk defa komedi unsuru on planda olmayan bir karakteri canlandiriyor. Yilmaz’in bulunmasi da hayranlari icin ayri bir beklenti sebebi.
Gelelim filme. Oncelikle soylemem gerekir ki, filmin goruntu yonetmenini tebrik etmek istiyorum. Filmin baslangicindan itibaren, filmin sanatsal kisminin ne kadar on planda oldugunu goruyoruz. Baslangictaki ormanin icindeki gol sahnesinden, Sener Sen’in oynadigi “Avci” Ferman karakterinin Pamuk’un odasina giris sahnesine izleyeni gorsel acidan cok etkileyen bir yigin sahne bulunmakta.

Ikinci ovgu oyuncu kadrosuna tabi ki. Oncelikle performansi merakla beklenen Cem Yilmaz’in bu isin altindan hem de cok kaliteli bir oyunculukla kalktigini goruyoruz. Komedyen kimligi neredeyse ustunden tamamen kalkmis. Ama ben yine de Cem Yilmaz’in o halini gorunce Organize Isler’deki Muslum karakterini hatirlamadim da degil. Filmdeki en yogun sahnelere sahip olan karakter Cem Yilmaz’in karakteri. Psikopat, deli, Karadenizli, yikilmis… Hepsini 10 numara oynuyor. Eminim ki kendisini bu tarz dram agirlikli rollerde de surekli gorecegiz bundan sonra. Sener Sen ve Cetin Tekindor her zamanki gibi ustaliklarini gosteriyorlar bu filmde de. Okan Yalabik da fena degil -ama bu adam sanki hic yaslanmiyor, 10 yil once Serseri dizisi vardi adam orda da boyleydi, hala boyle-, Melisa Sozen de.
Filme getirilecek elestirilerin cogu buyuk ihtimalle senaryoya olacak. Klasik bir polisiye hikaye cunku. Cok bir orijinallik yok icerisinde. Belki bir tek Idris karakterinin ic dunyasi onemsenmeye deger. Ama yine de filmin sonu cogu polisiye filmde oldugu gibi zorlama bir kurgu ile bitmiyor. Cunku gunumuzde artik senaristler “Ne yazayim da izleyici yan yatsin?” anlayisiyla kasinti final sahneleri zorlamakta. Ama Yavuz Turgul, kendi de soyluyor senaryoyu yazarken bu tarz bir dusuncesi olmadigini. Benim gozumde de bu bir arti olarak yaziliyor filmin hanesine.
Film, Turgul’un filmografisindeki kaliteyi asagiya cekmeyecek kadar iyi fakat oradaki citayi yukseltecek kadar da iyi degil. Yillar sonra Turgul’un bu filmle hatirlanacagini da sanmiyorum. Cem Yilmaz hatirlanacaktir belki. Onun bu degisik tarzdaki oyunculugunu ve cekimlerindeki kaliteyi gormek icin izlenebilir. Onun disinda bu film tadinda bir cok film var zaten…
Puan: 7.5/10
Despicable Me (2010)
04 Aralık 2010
Bayadir izlemek istiyordum ancak bugune nasip oldu. 2010 yapimi animasyon tarzinda bir film Despicable Me. Turkiye’deki dagiticilar filmin ismini Cilgin Hirsiz diye cevirmisler. Universal sirketi animasyon janrina bu filmle giris yapiyor. Fena bir giris de olmamis hani. Elbette bu isin krali olan Pixar’in seviyesine ulasamamis -ki bu konuda onlari suclamak zor, Pixar citayi cok yukarilara tasiyor- ama yine de gayet keyifle izlenebilecek bir animasyon sunmuslar bize.
Filmin konusu kisaca soyle. Gru adinda basarisiz bir hirsiz ve ekibi kendini kotu adamlar liginde bir numaraya tasiyacak olan tarihin en buyuk hirsizligini yapip Ay’i calmaya karar verir. Bununla ugrasirken ilk basta kotu amaclari icin kullanmak icin yetimhaneden uc kizkardesi evlat edinir, fakat zamanla kizlar Gru’yu bambaska bir insan yapar. Aslinda genel olarak bakildiginda klasik bir hikaye fakat cesitli unsurlar filmi bir klise yapmaktan kurtarmis.

Bu unsurlarin ilki ve de en onemlisi Gru’yu seslendiren Steve Carell. Benim gozumde gunumuzun en iyi komedyeni olan Carell (Get Smart’i bosuna 20-30 defa izlemedim), Gru’ya sadece sesini degil tum kisiligini vermis. Yuz ve mimikleri de oyuncudan esinlenilmis ve oyuncunun kullandigi aksan da ayrica bir komiklik katmis karaktere. Zaten Carell’in de bu tarz garip karakterleri canlandirmakta ustune yok.
Filmdeki diger bir unsur da Minyonlar. Gru’nun evinin altindaki laboratuvarda yasayan bu ne oldugu anlasilmayan Minyon ismi verilmis yaratiklar, Gru’nun kotu planlari icin calistirdigi isciler. Aslinda IMDb triviasinda hepsinin bir anlam ifade ettiginin soylendigi, anlasilmayan bir dil kullaniyorlar. Filmin komedi unsuruna cok sey katiyorlar.
Filmin zayif yanina gelince onceden de bahsettigimiz gibi konusu cok klasik ve yeterli giriftlik yok. Ayrica filmi izleyince goruyoruz ki Gru aslinda kotu biri degil, bu kotuluk hali annesinin kucukken ona pek ilgi gostermemesi ve onu surekli asagilamasi oldugunu anliyoruz ki burada da cok basite kacilmis gibi gozukuyor.
Sonuc olarak Despicable Me cok guzel zaman gecirerek, zaman zaman kahkahalarla izleyebileceginiz bir animasyon. Yapimci Universal de umit veren bir yol uzerinde.
Puan: 8/10
Hasan Cemal’in 27 Kasim tarihli yazisi
27 Kasım 2010
‘Darbe’den yargılanan üç paşa görevden alınınca…
Kopan kıyamet ayıp değil mi?
27 Kasım 2010
Balyoz davasında ‘darbe suçu’ndan yargılanan iki generalle bir amiral, ilgili bakanlar tarafından görevlerinden alındı.
Kıyamet kopuyor.
Ne oluyoruz?
Ayıp!
Biraz düşünün.
Türkiye’deki Yüksek Askeri İdare Mahkemesi, yani askeri danıştay Avrupa demokrasilerinde var mı?
Yok!
Amerikan demokrasisinde var mı?
Yok.
Askeri Yargıtay, Avrupa demokrasilerinde var mı?
Yok.
Amerikan demokrasisinde var mı?
Yok.
Bizde genelkurmay başkanı başbakana karşı sorumludur.
Peki, demokrasilerde öyle midir?
Hayır değildir.
Avrupa’da, Amerika’da genelkurmay başkanları başbakana değil, doğrudan savunma bakanına bağlıdır, bakanın altında yer alır.
Demokrasilerde savunma bakanlıkları, bizdeki gibi askerin son sözü söylediği protokol bakanlığı değildir, hiç olmamıştır.
Demokrasilerde silahlı kuvvetlerin rejimi koruma kollama diye yasalarda yazılı bir görevi var mıdır?
Hayır yoktur.
Peki ya demokrasilerde olmayan bütün bu askeri mekanizmalar bizde neyin ürünüdür?
Darbelerin, muhtıraların ürünüdür.
Türkiye’de asker, Batı demokrasilerinde olmayan bütün bu askeri kurumları kendi yaptığı anayasa ve yasalarla rejime monte etmiştir.
Askeri vesayet budur.
Askerin ‘kendi hukuku’nu yaratmasıdır. Demokrasilerde olmayan ‘iki başlı’ hukuk düzeni oluşturmasıdır.
Asker böylece kendini ‘hukukun üstünde’ ve ‘dokunulmaz’ görmeye başlamıştır.
Darbe yapsa da, muhtıra verse de, hükümetlere yol haritası dikte etse de, başbakanlara, siyasetçilere hakaret etse de, darbe tezgahları içinde dolaşsa da kendisine bir şey olmayacağına inanmıştır.
Şimdi değişmeye başlayan budur.
Asker artık hukukun üstünde değildir, dokunulmaz değildir. Darbe tertiplerinden, siyasete karışmaktan dolayı sivil savcılarca sorgulanabilmekte, göz altına alınabilmekte, yargı önüne çıkarılabilmektir.
Ya da son örnekte tanık olunduğu gibi:
‘Darbe suçu’ndan yargılanan paşalar artık görevlerinden açığa alınabilmektedir.
Bunlara alışık değiliz.
Bu yüzden kıyamet kopuyor.
Ama alışacağız.
Demokrasinin temel ilke ve kuralları Türkiye’de de benimsenecek, kurumsallaşacak. Askerin demokrasilerde seçilmiş sivil otoriteye, hükümete bağlı olduğu gerçeğini biz de öğreneceğiz, içimize sindireceğiz.
Başka çaremiz yok.
Bugüne kadar bu ülkede asker kendi başına buyruk davrandı, kendini hep seçim sandığından halkın oyuyla çıkanların tepesinde bir ‘kurtarıcı’ gibi gördü.
Gördü de ne oldu?
İstikrar mı geldi Türkiye’ye?
Demokrasi mi geldi?
Hukukun üstünlüğü mü geldi?
Hayır, hiçbiri gelmedi.
Tam tersine askerin bu ülkede siyasete karışması, darbe yapması, muhtıralar vermesi işleri daha da karıştırdı, siyaset sahnesini daha beter istikrarsızlaştırırken ‘demokratik normalleşme’yi sürekli geciktirdi.
İşte bunun içindir ki:
Sivil-asker ilişkileri demokrasilerde neyse, bizde de öyle olacak. Demokrasilerde nasıl iki başlı hukuk düzeni yoksa bizde de öyle olacak.
Bunun için de:
Askeri Danıştay, Askeri Yargıtay kalkacak. Genelkurmay başkanları savunma bakanlarına bağlı kılınacak. Askerin ‘rejimi koruma ve kollama’ diye bir görevi olmayacak yasalarda…
Ve bütün bunlar için de yeni, sivil bir anayasa yapılacak, seçim sandığından halkın oyuyla çıkan siyaset kadroları tarafından…
Olay budur.
Heyecanlanmaya gerek yok.
Ve bir dip not:
Dileriz, Kemal Kılıçdaroğlu da üç paşanın görevden alınmasına daha hâlâ ‘sivil darbe’ diyebilen CHP’nin ‘sivil paşaları’nı bir an önce görevden alır.
“Israil Lobisi ve Amerikan Dis Politikasi” kitabina dair
02 Ağustos 2010
Gecen ay icinde Harvard Universitesi’nden Stephen Walt ve Chicago Universitesi’nden John Mearsheimer tarafindan yazilmis olan ve ciktigi zaman cok ses getirmis “Israil Lobisi ve Amerikan Dis Politikasi” kitabini okudum. Hemen soyleyeyim: Sion Yaslilarinin Protokolleri gibi bir sey bekliyorsaniz hic baslamayin bu kitaba. Bizim milletimiz komplo teorilerini cok sever. Kitabin ismine bakip, “Hah, bak iste yahudilerin Dunya’yi nasil ele gecireceklerini anlatiyor galiba.” diyip, buyuk hayallerle alirsaniz bu kitabi, uzulursunuz.
Cunku kitapta bu tarz bir anlatim yok. Kitap basitce ABD’deki bazi yahudilerin (ki bunlar cok iyi egitimli, cok ust duzey yerlere gelmis ve genelde de zengin kisiler) legal olan yollari kullanarak isteklerini nasil yonetimdekilere yaptirttiklarini anlatiyor. Az bucuk takip edenler bilirler. ABD’de secimler diger ulkelerdekinden farklidir. Oncelikle cok fazla para harcanir (Obama baskan olabilmek icin tam 730 milyon dolar harcadi1). Bu para da bagislarla toplanir. Bizdeki gibi devlet partilere para vermez. Kisiler ve kurumlar da tabi ki bu bagislari hayrina vermez. Karsiliginda bir seyler bekler. Ayrica medya organlari cok daha guclu kullanilir. Amerikan halkini televizyonla iliskisi de goz onune alindiginda medyanin etkisi inanilmazdir. Iste yukarida bahsettigimiz yahudilerin (ki kitapta bunlar Israil Lobisi olarak aniliyor ve Israil Lobisi’nin Washington’daki en guclu lobi oldugu soyleniyor.) guclu organizasyon alt yapilarini, bulunduklari makamlari, sahip olduklari maddi gucu vs. kullanarak, Amerikan siyasetini ve kamuoyunu gonul bagi duyduklari Israil Devleti’ne yardim etmek icin kullandiklari anlatiliyor kitapta.
Kitabi okurken gordum ki, milletvekillerinin, senatorlerin, baskanin bu lobiler (Israil Lobisi bunlardan sadece biri) karsisinda cok da fazla bir manevra kabiliyeti yok. Sonuc olarak aday olurken bazi sozler veriyorsunuz, eger sozunuzu yerine getirirseniz bugun karsimizda olan sorunlar ortaya cikiyor. Ulke olarak savundugunuz degerler cignendigi zaman bile sesinizi cikaramiyorsunuz. Ikiyuzlu durumuna dusuyorsunuz. Eger sozunuzu tutmazsaniz, sizi yerinizden etmek icin her turlu seyi deniyorlar; rakibinizi destekliyorlar -tabi ki rakibiniz sizin yerinizi almak istediginden dolayi destek icin onune konan sartlari kabul ediyor- , sizi medyada karalayici faaliyetler icine giriyorlar –anti-semitizm suclamalari- veya maddi desteginizi kesiyorlar. Butun bunlarin soucunda yerinizden oluyorsunuz. Bunun tarihte bir cok ornegi mevcut, kitapta da geciyor.
Ben bu kitabi okuduktan sonra Obama’nin icinde oldugu durumu da buna yordum. Ilk secildigi zaman ki idealizminin yerinde yeller esmesinin bizim bilemedigimiz ama arka planda cok guclu bir sekilde yapilan baskinin nedeni oldugunu dusunuyorum. Isin kotusu, o zaman sadece bu kisiler tarafindan elestirilirken, su anda ilk basta kendisine buyuk destek veren fakat pek de bir degisiklik olmadigini gorenler tarafindan da elestirilmeye basladi. Bu da Obama’nin sonunun pek hayirli olmadigi anlamina gelecektir ki, ABD’nin imaji icin onemli bir sembol olan Obama’nin bu sekilde yikilmasi kotu sonuclara gebe olabilecek gibi. Simdiden bu seneki secimlerde Demokrat Parti’nin bircok sandalyesini kaybedecegi yorumlari ortada dolasmakta.
Kitap ABD’nin son 10-20 yilda yaptigi tum dis politika hareketlerini de Israil Lobisi ile Neo-Con’larin calismalarina bagliyor. Irak’taki bozgunun faturasini bu iki gruba baglarken, diger akla gelen sebeplerin neden yanlis oldugunu sebepleriyle gosteriyor. Suriye ile ABD’nin neden yillardir anlamsiz yere dusman olduklarini(ki Irak’la ilgili iddialarinin beni tam olarak ikna ettigini soyleyemesem de, Suriye konusunda kitapta anlatilanlarla hemfikirim.), ABD’nin 2006’daki Lubnan Savasi’ndaki tutumunu ve son olarak da Iran mevzusunun cikmaz haline gelmesinde en buyuk payin bu iki gruba ait oldugunu destekleyici argumanlarla anlatiyor.
Kitap genel olarak disaridan hepimizin az cok gordugu ama tam olarak kavrayamadigi olaylari enine boyuna anlatarak bir kac yuz adamin Dunya’nin en guclu devletinin dis politikasini nasil kullandigini ve aslinda bunun ABD’ye verdigi buyuk zararin yani sira dis politikanin kullanilma sebebi olan Israil’e de ne kadar zarar verdigini gosteriyor. Yazarlara gore, Israil’in bu saldirgan, insan haklarina aykiri, ikiyuzlu davranislarinin Israil’e daha cok terorizm olarak geri dondugunu ve eger Israil bu Filistin problemine cozum icin daha istekli olup karsi tarafi da memnun edecek bir cozume ulasabilirse, bundan en cok fayda gorecek devletin Israil oldugunu ustune bastira bastira soyluyor. Ve ABD’nin de bu amac icin calismasi gerektigine vurgu yapan yazar, bunun ABD’ye karsi terorizmin en buyuk bir kac nedeninden olan Israil’e desteginden kaynaklanan terorizmin bitmesi icin tek yol oldugunu yaziyor kitapta.
Son olarak, kitabi olumsuz yonden de elestirmek gerekirse, yazarlarin kitabi biraz korku icinde yazdigi goruluyor her paragrafta. Surekli olarak anti-semitizm damgasi yememek icin deyim yerindeyse testi kirilmadan ozur dileme telasi icindeler yazarlar. Ancak ABD entellektuel cevresinde onemli yeri olan ve ‘anti-semitist’ gibi damgalarin en kotusunu yemenin kariyerlerine olacagi etkiyi bilen yazarlarin bu yolu izlemeleri cok da garip olmasa gerek. Bakin daha gecenlerde bizim Geceyarisi Ekspresi filminden dolayi cok sevmedigimiz yazar-yonetmen Oliver Stone’a, Sunday Times gazetesindeki roportajinda asagi yukari bu kitaptakilere benzer yaptigi bazi aciklamalardan sonra2, bir cok yahudi kurulus tarafindan anti-semitizm yaftasi hemen jet hiziyla yapistirildi. Sonra Stone hemen ozur diledi fakat diledigi ozur ADL tarafindan yeterli gorulmeyince, bir ozur daha dilemek zorunda kaldi.3
Kitap bu konulara ilgisi olanlar icin paha bicilmez bir kaynak. Konulara ilgisi olmayanlar icin bile son zamanlarda yasadigimiz olaylarin isiginda bu kitabin olaylari kavramada onemli bir katkiya sahip olacagina inaniyorum.
1-http://www.opensecrets.org/pres08/index.php
3-http://www.haaretz.com/jewish-world/adl-accepts-oliver-stone-apology-over-holocaust-u-s-jews-remarks-1.304640
Oylama uzerine
08 Mart 2010
Ahmet Altan’in 6 Mart’ta Taraf gazetesinde yazdigi yaziyi okuduktan sonra bir seyler yazmam gerektigini dusundum 1915 olaylari ile ilgili.
Bir ABD komisyonu konuyla ilgili bir oylama yapiyor, biz de en guzel tasviriyle mac izler gibi oylamayi izliyoruz. Bir gazetenin internet sitesinde bu oylama, canli mac anlatimi gibi anlatildi. “Evet, simdi evetler onde, hayir verilirse tasari dusecek…” gibisinden garip bir anlatim…
Ahmet Altan’in da dedigi gibi sonuctan dolayi asagilanmis hissetmemizin anlami yok. Gercek asagilanma “…acaba evet mi cikacak, yoksa hayir mi?” diyip tirnaklarimizi kemirmemizdir.
Ben acikcasi bu olaylar hakkinda,milletimizin %99′u gibi, hicbir sey bilmiyorum denilebilir. Benim milletim soykirim yapmaz diyen Basbakan’in da bildigini sanmiyorum. Arsivlerimiz var deyip duruyoruz. Acsak ya su arsivleri de millet olarak neler oldugunu ogrensek( en azindan bizim acimizdan). Tabi bize okutulan tarih dersleriyle yorum yapmak dogru olmaz. Nasil olsa bize ogretilen tarih, asiri bir bicimde tarafli. Hem cumhuriyet oncesi donem, hem de cumhuriyet donemi… Resmi ideoloji neyi gerektiriyorsa o ogretildi bize simdiye kadar. Beyinlerimiz oyle yikandi. Dersim’de bir katliam oldugunu sevgili Onur Oymen bahsedince ogrendik. Insanlarin, Istiklal Mahkemeleri’nde neredeyse yargisiz infaz edildigini ancak ideolojiye bagli olmayan yazarlarin kitaplarini okuyunca ogrendik.
Amma, konusmaya gelince hepimiz tarih profesoruyuz. Herseyi biliyoruz. Bir ara masonluk,illuminatilik dalgasi vardi. Bu konulardan bahseden kitaplar catir catir satiliyordu. Hepimiz birer uzman kesilmistik bu konuda… Baska bir zaman geldi baska bir seyin uzmani olduk.
Biz millet olarak irkci degiliz dedik. Amerikan’in zencilere yaptigini biz yapmazdik dedik. Ama bunu derken 6-7 Eylul olaylarini, Diyarbakir Hapishanesini unuttuk.
Iste bu yuzden biz soykirim yapacak millet degiliz dendigi zaman icimden inanmak gelmiyor.
Soykirim olmadigina inanabiliyorum. En azindan sorumlularin Turk milleti degil de Ittihatcilarin olduguna inaniyorum. Ancak Ermeniler Osmanli vatandasiydi. Sen kendi vatandaslarini koruyamiyorsan neye yararsin, sen padisah olarak orada niye varsin. Aralarinda olmeyi hakedenler elbette vardi, ama geri kalanlarin sucu neydi. He onlari korumak icin surdum diyorsan, hani nerde koruma…
Soykirim yaptigimizi reddeceksek reddedecegiz. Ama reddederken de sucumuzu bilip, zarar gorenlerden ozur dileyecegiz. Suclulari bulup gerekeni yapacagiz. Sadece bu olayla ilgili degil, tarihimizde insan gururunu cignemis, milletimize leke surmus her olayi cozecegiz. 6-7 Eylul olaylarinin sorumlularini onurlandirmayip, cezalandiracagiz. Asmayalim da besleyelim mi diyene de Dersim’de ne yaptiysak burda da onu yapalim diyene bu milletin sizin gibilere pabuc birakmayacagini gosterecegiz.
Iste o zaman o oylamanin sonucundan korkmayiz. Vicdanimizi rahatlatmis oluruz…
Imtihan: Part II
26 Şubat 2010
Imtihan, imtihan dedik ya. Iste bu dunyanin anlami…
Hep sorarlar bu dunya niye var, bizim yasam amacimiz ne, hayatin anlami ne diye…
Cevap 42 degil tabi ki, imtihan iste.
Geri kalan hersey bu imtihanda basarili olmak icin yan malzemeler.
Is-guc, es, coluk-cocuk, anne-baba, arkadaslar, okul, hersey.
Ama insanlar bu yan malzemeleri ana urun yerine koyuyorlar. 20 yil okula gidiyoruz sonraki 40 yil da paranin pesinde kosuyoruz. Taviz demistim ya. 40 yillik is hayatimizda para kazanmak icin,sonsuz olan hayatin bir numarali sarti olan namazi es gecebiliyoruz. Cok tanidigim insan var. 500 lira daha fazla kazanmak icin namazini kilmamazlik edebiliyor. Bir de ustune dindar biri gibi degil de baska bir insan gibi davranabiliyor.
Bir digeri nasil yapsam da bu kizi ayarlasam veya bu cocugu kendime baglasam diye cirpiniyor. Allah, “Zinaya yaklasmayin!” diyor ama insanlarin cogu yaklasmayi birakin, oraya varmis ya da bir onceki duraktalar. Ve butun bunlar cok dogal kabul ediliyor. Belki de en acinacak durum bu.
Allah bir insana guzellik verir. Cevremizde goruyoruz. O kadar guzel, o kadar yakisikli insanlar var. Allah ona bu guzelligi vermis ama bir karsiligi da var. O guzelligini esine sakla demis. Her onune gelenle dusup kalk dememis. Iffetini koru demis(hem kadin, hem erkek icin-gunumuzdeki en buyuk problemlerden biri de bu, namus bir tek kadinda olmaz, esit miktarda erkek icin de gecerlidir ama nedense hep kadinin namusu soz konusu oluyor-). Eger o guzelligini Allah’in emrettigi gibi kullanirsan imtihani gecmis olursun. Ancak o gunumuzde unlulerin yaptigi gibi guzelligini her yerde teshir edip, yasak davranislari yapmak icin kullanirsan o zaman vay haline…
Ayni sey digerleri kadar guzel olmayanlar icin de gecerli. Onlarin imtihani ise guzel olani kiskanmayip, haline sukredip,”Allahim beni neden boyle yarattin?” demeyip, isyan etmemektir.
Bu duruma bakinca guzel olanin imtihani daha cetin gibi duruyor. Guzellik bir nimet ama karsiliginda ahirette hesabi da daha cetin olacak.
Ayni durum zenginlik mevzuunda da gecerli. Zengin olan bu dunyada daha rahat bir hayat yasayacak belki ama obur tarafa yanina o zenginliginden hicbirsey alamadan gittigi gibi, bu dunyada da sahip oldugu herseyden hesaba cekilecek. Fakirin hesabi sabir iken, zenginin hesabi o paranin nasil kullanildigi olacak; o parayi nasil kazandigi, nerelere harcadigi…
Unutmayin ki HELAL DAIRESI GENISTIR, HER KEYFE KAFIDIR.
Icki icmeden de eglenilir dans etmeden de…
Ve de dini vecibelerini yerine getirerek de…
Imtihan
25 Şubat 2010
Bir kac gundur aklimda. Bunu kaleme dokmeliyim diye dusunuyordum. Yazin bizim Ensar’la konusuyorduk. O, o zaman bana bir sey demisti. Filmlerde hep goruruz. Bir insan hasta oldugu zaman, bir azasini kaybettigi zaman hemen isyan eder ve “Tanrim (ya da inandigi sey neyse), ben ne kotuluk yaptim da bu benim basima geldi” demeye baslar. Veyahut da Dunya’da olup biten kotulukleri gorup de “Tanri insanlari sevmiyor, eger sevseydi kotu seylerin olmasina izin vermezdi” gibisinden garip hareketler icine girerler.
Simdi insani bir hiclik olarak dusunelim. Allah, insana cesitli ozellikler vermis degil mi? Mesela goz gibi ki bunca gelismis teknolojimize ragmen (bir de yuzsuzce hava attigimiz), bir gozun yerine yenisini koyamiyoruz. Allah lutfederek bize iki tane goz vermis. Veya en basitinden (aslinda vucudumuzda basit olan bir sey yok ama…) bas parmagimizin olmadigini dusunelim. O el ile hicbir sey tutamayiz degil mi? Iste o kadar onemli.
Biz alismisiz ‘default setting’ olarak 2 goz, 2 kulak, bir beyin vs. sahibi olmaya. Allah bize onlari vermis ama vermeyedebilirdi…
Bu Dunya bir imtihan memleketi. Insanlar bunu unutmus gozukuyorlar. Kor olmaya isyan etmenin baska bir aciklamasi yok. Her insan farkli seylerle imtihan olunur. Kimi parayla, kimi uckuruyla(Allah bu ikisiyle imtihan etmesin kimseyi…), kimi gozuyle, kimi esiyle vs. Kimin nasil imtihan olunacagina kimse karar veremez. Olum gibi birsey bu da. Iste bunu unutunca hayat cekilmez oluyor. Onemli olan hayatimizdakileri oldugu gibi kabullenmek. Isyan etmemek. Bu Dunya’nin bir imtihan yeri oldugunu unutmamak.
Insanlara bakinca ufak tefek dunyevi seyler icin nelerden taviz verdiklerini gorup sasiriyorum. Sonsuz hayat icin 2 vakit namaz kilmaya vakit ayiramayan insanlar, hicbir anlami olmayan bir sinav icin saatlerini harcayabiliyorlar.
Devami gelecek insallah…
-Guzel yazabilen bir insan degilim. Elimden geldigince duzeltmeye calisacagim insallah…